22 Kasım 2011 Salı

Geçmişle Yüzleşebilmek

0 YORUM


Ben bu konuları düşünmekten, tartışmaktan ve yazmaktan gerçekten yoruldum. Ama bir şeylerin değişmediğini, hatta daha kötüye gittiğini gördükçe içim içimi yiyor. Geçmişle yüzleşmeyi küstahça reddedenlere, 66 yıl önce yıkılmış bir ideolojiyi, faşizmi, hala açıkça savunabilenlere, savunmakla kalmayıp yaşadıkları topraklarda hakları olan, o topraklar uğruna kan dökmüş, eziyet çekmiş, asimile edilmeye çalışılmış insanlara karşı yapılanlara/ yapılanları savunanlara karşı tepkim her geçen gün daha da artıyor.

Dersim’den (Tunceli) bahsetmek istiyorum yine, her geçen gün daha yüz kızartıcı detaylar çıkıyor ortaya. Son gelişme 1933 yılında, olaylardan 5 yıl önce isyanın yeri değiştirilecek ailelere, sürülecekleri yerlere kadar planlanmış olduğunun belgelerle ispatlanması… Ortada hiçbir şey yokken “Bölge halkını hizaya sokmak.” amacıyla isyandan yıllar önce bölgeye atanan “Genel Müfettiş” General Abdullah Alpdoğan’ın uygulamaları sonucu halkta başlayan huzursuzluğun akabinde, bölgenin güçlü ismi Seyid Rıza’nın öz oğlunu Alpdoğan’ın yanına, “ Kan dökülmesin, barış sağlansın.” Mesajını iletmesi için yollaması ve Abdullah Alpdoğan’ın emri ile öldürülmesi ile başlayan “İsyan.”... Havadan ve karadan yerle bir edilen bir şehir, katliamdan kaçıp mağaralara sığınan ve köşeye sıkışmış fareler gibi kimyasal silahlarla imha edilen, hayatta kalanları da Türkiye’nin dört bir yanına sürgün edilen, yargılanmadan kurşuna dizilen, toplama kamplarına kapatılan onbinlerce insan. Bütün bunlar tesadüf mü yoksa planlı bir katliam mı? Karar sizin. Peki suçu neydi Dersim'lilerin? Eşkiya olmak, devlete karşı isyan halinde olmak mı yoksa hem Kürt olmak, hem Alevi olmak mı? Genç Cumhuriyet'in anadoludaki çok kültürlüğü yok etme, asimile etme, "Türkleştirme" operasyonlarının ne ilki, ne de sonuncusuydu Dersim.

1935, 1936 ve 1937’de Dersim’e yapılan operasyonların altındaki imzalar Atatürk ve İnönü’ye ait. Haziran başında başlanan ve operasyonların en ağırı ve sonuncusu olan 1938 Dersim Harekâtı’ndaki kararname’de de Atatürk’ün imzası var. 9.6.1938 tarihini taşıyan 8993 sayılı kararnamede “Bir aydan fazla devam edeceği tahmin edilen Tunceli harekâtının muharebe ve müsademeleri istilzam edecek mahiyet ve ehemniyette olduğu” belirtiliyor ve “881 sayılı kanunun 1’inci maddesine göre onandığı” yazılıyor. Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün imzaladığı kararnamede Başbakan olarak Celal Bayar imzası bulunuyor.

9.6.1938 tarihini taşıyan Atatürk imzalı başka bir kararnamede de kara, hava ve jandarmanın Tunceli’ye yapacağı harekâtın ‘sefer mahiyetinde mühim bir harekat’ olduğu yazılı. Atatürk’ün Dersim’den değişik yıllarda başka illere göç ettirilen ve ettirilecek yerliler ile ilgili kararnamelerde de imzası mevcut. Ayrıca yeni gün ışığına çıkartılan bir fotoğraf karesi (Yukarıda solda.) var…Fotoğrafta Atatürk, General Alpdoğan ve Sabiha Gökçen beraber, Dersim’de, operasyon hakkında brifing alıyorlar. Bu fotoğraf Genelkurmay arşivinde saklanmış bunca yıl...

Eğer ki ben bu kare hakkında yorum yaparsam, Atatürk’ü “eleştirmek” gafletine düşersem; Vatan haini, Atatürk düşmanı, nankör ve benzeri yaftalamalara maruz kalacağımı biliyorum. Peki ya gerçek Atatürkçülüğün onu tanrılaştırmak değil de, doğrularını kabullendiğimiz kadar yanlışlarını da kabullenmek olduğunu, Atatürk’ün düşünmeyen, sorgulamayan bir genç nesil hayal etmediğini, eğer yaptıysa hatalarının cumhuriyeti miras bıraktığı genç nesil tarafından telafi edilmesini herkesten çok isteyeceğini ve birçok kişiden daha Atatürkçü olduğumu düşündüğümü söylesem?

Her “modern” ülkenin yaptığı gibi geçmişimizle yüzleşmek, hatalarımızı kabul edip temiz bir sayfa açmak zorundayız. Dersim, Ermeni olayları, darbeler sırasında işlenen insanlık suçları, 90’ların faili meçhul cinayetleri, terörle mücadele ve OHAL maskesi altında bölge halkına yapılmış olanlar… Biz vatandaşlarının milyonlarcasını tek amacı para ve güç kazanmak olan bir terör örgütünün insafına terk eden, kendi halkını iki ateş arasında bırakan bir ülke olmamalıyız. Bize yakışan bu değil. Bize yakışan el ele verip temiz bir sayfa açmak, yüzlerce yıldır olduğu biri bu topraklarda barış ve huzur içinde yaşamak. Yeni bir Türkiye için hala çok geç değil, yeter ki değişimi yürekten isteyelim ve bu yolda fedakârlık yapmaktan korkmayalım. Bir soru ile bitirmek istiyorum yazımı, acaba kaçımız Dersim'li bir vatandaşımızın Sabiha Gökçen havaalanından uçağa binmek zorunda kaldığında hissettiklerini anlayabiliyoruz?
Continue reading →
6 Ağustos 2011 Cumartesi

Arap Baharı ve Neo Osmanlı tuzağı.

0 YORUM
Orta Doğu'da durum adeta "Cadı Kazanı"'nın da ötesinde. Tunus'ta başlayan kitlesel isyanlar dalga dalga yayılarak bütün coğrafyayı bir toz bulutunun altında bıraktı. Tunus, Yemen ve Mısır'da başarıya ulaşıp dikta rejimleri saf dışı bırakan hareketin yeni hedefi ise Suriye. Bu sefer durum Türkiye'yi çok daha yakından ilgilendiriyor. Son yıllarda ilişkilerde "balayı" yaşadığımız Suriye ile ilişkilerimiz kopma noktasında, bölgenin güçlü aktörlerinden İran, Beşar Esad'ın yanında yer alıyor. Türkiye şimdilik kınamalarla yetiniyor, bunda elbette ki İran'ın etkisi büyük. İran basınında Türkiye aleyhtarı yazılar birbiri ardına yayınlanırken kulislerde Türkiye'nin Esad'a karşı sert tutumunun sürmesi halinde İran'ın radikal islam ve PJAK dahil elindeki kartları devreye sokacağı konuşuluyor. Zaten iç karışıklarla mücadele eden Türkiye ise henüz İran'ı göz ardı edemiyor, İran'ın bir tehdit olarak karşımızda durmasına şükretmemiz lazım, yazımın ilerleyen kısımlarında nedenini anlatacağım.

Sorunlar bununla da bitmiyor. Birkaç senedir ince ince işlenen, Amerika'nın ünlü düşünce kuruluşu, gölge CIA olarak da bilinen Startfor'un yayınladığı bir makale ve etnik yapılı bir federasyon olan "Neo Osmanlı" projesi ile ilgili makaleden sonraki süreç bana kalırsa Türkiye için en azından Kürt sorunu kadar büyük bir tehdit. Uzun yıllardır gülüp geçilen bir ütopya olan "Türk Birliği" 'ne benzer bir proje olan Neo Osmanlı projesinin Türkiye içinde aldığı destek gerçekten şaşırtıcı. Adeta Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir ayağı olan bu proje, Türkiye'nin önünde büyük bir tehdit olarak duruyor. Amerika'nın Irak'ı işgaline 100% destek öngören Mart tezkeresi meclisten geçmeyince bu plan sekteye uğradı, ama bugün Türkiye yine aynı sınavdan geçiyor. "Irak'a girmedik, durum ortada. Suriye'de aynı hatayı yapmayalım!" cümlesini çok sık duyar olduk. Halkı Esad'ın gazabından kurtarma bahanine sığınan, son yıllarda ortaya çıkan "Emperyal İslamcı" hareket ateşle oynuyor. Suriye ile girişilecek bir savaşın, Türkiye açısından ne kadar yıkıcı sonuçları olacağını bilenler ise kaygıyla gelişmeleri takip ediyor. Gazze'de soykırım yapan İsrail ile ticari ilişkilerini devam ettiren, One Minute ile yetinen Türkiye, nedense Suriye halkına yapılanlar karşısında askeri müdahaleyi konuşur oldu.

Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor. Emperyalist düşünceye karşı yüzyılın en büyük zaferlerden birini kazanan Atatürk'ün ordusu, emperyal düşüncenin maşası haline mi geliyor? Ordudaki fırtınanın sebebi basit bir hesaplaşmadan çok daha öte olsa gerek. Umarım gücü elinde bulunduranlar, komşularla sıfır sorun sözlerini unutmazlar. Yarın bir gün komşularımız ile bu coğrafyada yine baş başa kalacağız, yüzlerce yıldır bir şekilde beraber yaşadığımız bu halkları emperyalist emeller uğruna kaybedersek, kendi geleceğimizi de kaybetmiş oluruz.
Continue reading →
16 Haziran 2011 Perşembe

Aptallar Ülkesi/ 2011 seçimleri.

0 YORUM



50% oyu kömür& makarna& sadaka triosu ile açıklayan insanları seviyorum yahu. Memleketti aptal sayısı 2002'den beri artıyor. Aptallık artış oranı nüfustaki artışını falan geçmiş. İyi ki siz "Akıllılar" varsınız da, memleketin ortalama iq'su artıyor. Neyse şaka bir yana, bizim tuzumuz kuru tabi de, acaba kaç taneniz bir yakınına ilaç alabilmek için üç gün kuyrukta bekledi, devlet hastanesine gidip 1 sene sonrasına ameliyat günü aldı, kışın yakacak kömür bulamayıp 10 kişi küçücük bir salonda yatmak zorunda kaldı? Demogoji mi yapıyorum? Sonuna kadar. Çeşme'de güneşlenirken Ak Parti vatanı sattı, bu millet hala oy veriyor Aziz Nesin haklıymış diye tweetleyen şanslı azınlık kimin aptal olduğunu bir kez daha gözden geçirir belki diye yapıyorum. Millet onunla bununla ilgilenmiyor, millet kanser karısına/ kocasına ilaç alabiliyor mu? Özel hastanelerde sembolik ücretlerle tedavi görebiliyor mu? Kışın yakacak kömür, yiyecek ekmek bulabiliyor mu ona bakıyor, belki bizler gibi özel okullarda okuyamadıkları için bizim kadar "aydın" değiller ama, karınlarını doyurana oy veriyorlar. Ben de isterim karınlarını doyurmak yerine iş verilsin, istihdam sağlansın, asgari ücret artsın, sendikalar baskı altında tutulmasın, padişahımız çok yaşamasın vs. yani Ak Parti'ye bayılmıyorum, uyguladıkları politikaların bir çoğunu sonuna kadar eleştiriyorum ama diğer "götürenlerden" farkları, sadece götürmemeleri, oy almak için de olsa milletin ihtiyaçlarını karşılamaları. CHP bile uyandı, sadaka kültürü dedikten 3 ay sonra aile sigortası çıkaracağım, her aileye para vereceğim dedi, eğer bir şeyleri değiştirmek istiyorsan önce kısa vadeli düşüneceksin. Önce bir milletin karnı doysun da, sonra muhasır medeniyetler seviyesine çıkarız kısmetse. 
Continue reading →
25 Nisan 2011 Pazartesi

Bu kitleye dikkat!

0 YORUM
    Habertürk'ün internet sitesinde bir haber dikkatimi çekti, her ne kadar sıradan bir "internet gazetesi" haberi gibi gözükse de aslında bizlere çok enteresan bir ipucu veriyor.
    Haberin içeriği Diyarbakır'da kutlu doğum haftası etkinlikleri çerçevesinde yapılan bir miting ve bu miting ile ilgili "Analizler".






    Özellikle dikkatimi çeken birkaç kısım var;

  • Dün Diyarbakır'da düzenlenen bir miting ve bir etkinlik, o bölgeye ilişkin siyasi analizlerin sadece BDP gibi siyasi partilerle ilişkilendirilemeyeceğini, şu ana kadar dikkate alınmayan ciddi bir gücün bölgede varolduğunu ortaya koyuyor.
  • Aynı saatlarde Diyarbakır'ın İstasyon Meydanı'nda düzenlenen bir başka etkinlik ise en hafif tabiriyle BDP mitingini gölgede bıraktı. Ajansların geçtiği bilgiye göre 'yüz binler,' düzenleyicilerin verdiği rakama göreyse 1 milyonu aşkın kişi 'Kutlu Doğum Haftası' için bir araya geldi.Siyaset önyargılarla yapılmaz.
  • Siyaset, kitleleri kattıkça ve onları anlamaya çalıştıkça büyüyüp tüm topluma hizmet eder hale gelir. Bugün  Diyarbakır'da -üstelik üçüncü kez- toplanan bu kitlesel güç ve dinamik, ülke yönetimine soyunan siyasiler tarafından mutlaka dikkate alınmalı.
  • Bugün Diyarbakır'da toplanan 'çok dilli' yüz binlerce kişi, bölgeyi belirli bir siyasi partinin etkisi altında görenlere çok şey söylemeli..."

     Benim bu yazıdan ne anladığıma gelirsek... Bizi dil ve ırk kavramları ile bölünmeye sürükleyen süreçten kurtaracak şeyin "Din" olduğu mesajı veriliyor, bu çok açık. Peki bu mesaj kim tarafından veriliyor? Daha da önemlisi, bu mesajı verenler, Kürt sorununu çözümsüzlüğe itip insanların din olgusu çevresinde birleşmesini mi bekliyorlar? Yazının pek çok yerinde, BDP'nin bütün kürt halkını temsil etmediği üzerine basa basa söyleniyor. Dini duyguların istismarı konusunda hatırı sayılır bir geçmişe sahip olan Ak Parti'nin son projesi Kürt sorununu da bu yolla çözmek olsa gerek... Daha da ürkütücü olan senaryo ise, YSK kararının tesadüf olmadığı, "Bizi nasıl suçlarlar, YSK kararlarından en çok çeken biziz." açıklamasını yapan Ak Parti'nin bu kararın alınmasında rolü olduğu ve BDP'yi zayıflatmak için "din" kartının oynanmasına zemin hazırlandığıdır.
    9. yılında giren Ak Parti iktidarından öğrendiğim en önemli şey, Ak Parti'nin yönetiminde gerçekleşen çoğu olaylar zincirinin aslında önceden zekice planlanmış olduğu, umarım bu sefer öyle değildir. Çünkü bu senaryolardan biri gerçekse, Ak Parti ateşle oynuyor ve bu kez sadece kendini değil, ülkemizin geleceğini de büyük bir tehlikeye atıyor.

Haberin aslı: http://www.haberturk.com/gundem/haber/624101-bu-kitleyi-dikkate-alin
Continue reading →
21 Nisan 2011 Perşembe

YSK vetosu ve Kürt sorunu

0 YORUM
    Tam biraz işler yoluna girdi derken, YSK'nın ''tesadüfen'' bağımsız Kürt milletvekili adayları hakkındaki kararı yine eski günlere dönmemizi sağladı. Nefret tohumları ekiliyor yine, adeta iki halkin yakınlaşmasına izin verilmiyor. Ha oldu ha olacak derken birileri her zaman bütün çabaları boşa çıkartmayı başarıyor. Kim samimi kim değil anlamak gerçekten çok güç.
    İnsanlar hala yapilan protestoların sebebini anlamakta güçlük çekiyorlar. Terörist ile konuşulmaz, tartisilmaz, cezasi neyse verilir tavrı hakim. Tamam, bu doğru bir yaklaşım ama ortada çok ciddi bir yanlış var; Ülkemizde kim terörist, kim değil, bunun ayrımın ne kadar sağlıklı yapabiliyoruz?         
    Siyaset yapmaya çalışıp meclise alınmayan Kürt politikacılar mı terörist? Oğlunu askere gönderip şehit veren, vatan sağ olsun diyen Kürt annesi mi terörist? Eylemlerde ön saflarda bulunan, içleri devlete karşı nefret ile dolu olan 15-16 yasindaki çocuklar mı terörist? İşin en ilginç yanı ise, Silivri'de ikamet eden kimilerine göre terörist, kimilerine göre vatansever olan insanlar. Toplumun her kesimi, diğer bir kesimini şu ya da bu şekilde kanunsuzlukla suçluyor. Peki nasıl çıkacağız bu işin içinden?
     YSK eylemleri sırasında 1 kişi hayatını kaybetti. 17 yasindaydi, ''Teröristti''. Aramızda bu 17 yaşındaki çocuğun öldürülmesine alış tutanlar var. Peki kaçımız o çocuğun neden orada olduğunu sorguluyoruz?
    İnsanlar geçmişte akan kanlardan ders almamış, birbirlerini öldürmeye hala çok meraklılar. Atatürkçü olmak ile faşist olmak karıştırılıyor. Politikacılar, iş adamlari, ordu; kısacası herkes çözümden yanaymış gibi gözüküp çözümsüzlükten besleniyor. Diğer yandan sahipsiz bırakılmış, ezilmiş, akla gelen bütün asimilasyon politikalarına maruz kalmış ve en sonunda da PKK'nın insafına terk edilmiş, siyasi amaçların oyuncağı olmuş bir Kürt halkı, varoluş mücadelesi içinde çırpınıyor.
Peki neden? Kısaca anlatayım.
    Atatürk halkı eğitmek, halkı ağaların elinden, feodal düzenden kurtarmak için köy enstitülerini kurmuş. Maalesef ondan sonra gelenler Komünizm tehdidi bahanesi ile köy enstitulerini kapatıp, kolay oy icin ağalık sistemine destek vermişler ve Kürt halkını feodal düzende yaşamaya mecbur bırakmışlar. Bunu yapanlar "Atatürkçü" imiş. Neden bir ağa ile pazarlığını yapıp, onbinlerce oyu garanti altına almak varken eğitimli bir toplumdan, gerçek çözüm önerileri ile, düzgün siyaset yaparak oy almaya uğraşsınlar ki?
   Sonraki dönem malumunuz, şov devam etmiş. Terörle mücadele bahanesiyle halka hayatı zindan eden ve asla hesap sorulamayan bir ordu, faili meçhul cinayetler, işkenceler, 12 Eylül, OHAL derken devlete olan tepki çığ gibi büyümüş. Bu baskılar, cinayetler hep "Atatürkçülük" siper edilerek yapılmış. Sonucu ortada, daha fazla yorum yapmaya gerek yok...
    Bugün en azından ortada bir çaba var ama insanlarin siyaset yapmasına izin vermezsek, işimize gelmeyen politikacıları PKK'lı diye damgalarsak nasıl bir demokratik bir çözüm üretebiliriz ki? Zaten geçmişte bu milletvekili adaylarının çoğu hapis cezası çekmiş, şimdi tam ortak bir zemin yakalanmış, çözüme doğru giden bir yola girilmiş, böyle bir karar almanın mantığını anlamak gerçekten çok güç. İktidardan da muhalefetten de tepki geldiğine göre, suçluyu nerede aramalıyız? Her zamanki gibi bilmiyoruz, bilemeyeceğiz.


Diyarbakir Cezaevi


Diyarbakir Cezaevi. 1982
    Duymuşsunuzdur Diyarbakir Cezaevi'ni. 12 Eylül'un medar-ı iftihari. 
    Kimilerine göre PKK'nın PKK olduğu yer. Kenan Evren beyefendi villasında korumalarla yaşarken, bir nesilin hikayeleri ile büyüdüğü Türkiye'nin Auschwitz'i... 
    2011 yilindayiz, sorumlular araştırılıyormuş şimdi. Takma isimler kullanmışlar, bulması zormuş...

“Schumacher”, “Mekansız Kazım”, “Faydalı”, “Azman”, “Mengele”, “Komutan” 

    34 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlerce insanın sakat kaldığı, canlı çıkanların da hayatları boyunca gölgesinde yaşadığı bir hapishane. 


    Bu bölünmenin sağlanması için ne kadar uğraşılmış, buyrun okuyun. 


Diyarbakir Cezaevi.
Continue reading →

Labels